YORUM | 2017-18: Nerede kalmıştık?


YORUM | Onur Özgen @ozgenonur  


Beşiktaş’ın 1992’de namağlup bir şekilde kazandığı üst üste üçüncü şampiyonluğunun kutlamalarında mikrofonlar takımın en golcü oyuncusu Feyyaz Uçar’a tutulur. “Feyyaz, bu senin kaçıncı şampiyonluğun?” diye sorar muhabir. “Beşinci şampiyonluk” der Feyyaz. Muhabir, “Peki önümüzdeki sene için neler düşünüyorsun?” diye sorunca da, “Altıncı şampiyonluk” diye yanıtlar.

Kazanmak için gereken zihin yapısı bir yanıyla bu kadar basittir, ama diğer yanıyla da oldukça zorludur. Çünkü tek odak, kazanma fikri üzerine olmalıdır ve üst üste kazanmanın getirdiği zihinsel zorlukla baş edebilmek hiç de kolay değildir. 2017 yazında Beşiktaş’ın yirmi altı yıl sonra elde ettiği ilk üst üste şampiyonluğun ardından da aklı fikri yeniden kazanmaktaydı. Bunun için şampiyon kadroya Pepe, Alvaro Negredo, Gary Medel ve Jeremain Lens gibi uluslararası yıldızlar dâhil edilmişti. Ama zaten yaşlanan kadroya, kariyerlerinin sonuna yaklaşmış dört oyuncunun daha katılması oldukça riskli bir karardı. Nitekim bu riskli kararın sonucunda siyah-beyazlılar, Şampiyonlar Ligi grubunu namağlup şekilde lider olarak bitirecek, ama aynı heyecanı ve tempoyu Avrupa dönüşlerinde Süper Lig’e taşıyamayan yaşlı kadrosuyla lig yarışında sezon boyunca gerilerde kalacaktı.

Önceki iki sezonda hep bir rakiple yarışan Beşiktaş’ın o sezon ise şampiyonluk için üç rakibi birden vardı; Aykut Kocaman’ı takımın başına geri getiren Fenerbahçe, Abdullah Avcı yönetiminde oyunun giderek geliştiği ve çok daha iddialı bir kadronun kurulduğu Başakşehir ve Igor Tudor ile birlikte köklü bir değişim sürecinin içine giren Galatasaray.

Igor Tudor Galatasaray Coach

Aslında sarı-kırmızılıların bu değişimi, 2014-15 sezonunun sonunda gerçekleştirmesi gerekiyordu. Ama kazandıkları üç kupanın rehaveti yüzünden küçük rötuşlarla ilerlemeyi denemişler ve bu tercihlerinin sonucu olarak sonraki iki sezonda tarihlerinde ilk defa ligi üst üste ilk üçün dışında bitirmişlerdi. Bu yüzden Florya’da artık radikal kararların alınması zorunluydu.

Gereken adımları atmak ise bir önceki sezonun ortasında takımın başına geçen Tudor’a kalmıştı. Hırvat antrenörle anlaşamayan ve istenen verimin alınamadığı Bruma, 15 milyon euro karşılığında RB Leipzig’e gönderilmişti. Skor üretse de oyuna katkısı yetersiz olan Lukas Podolski, Japonya’ya transfer olmuştu. Ekürisi Tomas Ujfalusi’den ayrıldığı günden bu yana formu sürekli düşüşte olan Semih Kaya ise Sparta Prag’a gitmişti. Yine beklenen performansın alınamadığı bekler Luis Pedro Cavanda ve Lionel Carole, Standard Liege ve Sevilla’ya kiralanmış, Aurelien Chedjou ve Nigel de Jong da serbest bırakılmıştı.

Hepsinin haricinde Galatasaray’da bir dönemin sona erdiğini gösteren iki ayrılık olmuştu. Birincisi, sözleşmesi uzatılmayan ve Göztepe’yle anlaşan Sabri Sarıoğlu’ydu. Üst üste tam 15 sezon Galatasaray formasıyla lig maçına çıkan Sabri’den kulüp tarihinde sadece Bülent Korkmaz daha uzun bir seriye sahipti (17). İkinci radikal değişiklik ise elbette Wesley Sneijder’ın ayrılığıydı. Önce kadro dışı bırakılıp, ardından sözleşmesi feshedilen ve Nice’in yolunu tutan Hollandalı oyuncu, Galatasaray tarihinde kaleciler hariç en fazla lig maçına çıkan yabancı oyuncular listesinde diğer büyük solaklar Cevad Prekazi ve Gheorghe Hagi’nin ardından üçüncü sırada yer alıyordu, sarı-kırmızılılarda altı maça daha çıkabilseydi kendi kariyerinde de en fazla formasını giydiği kulüp Galatasaray olacaktı ve son üç sezonda Galatasaray’ın ligde attığı gollerin yüzde 23’ünü tek başına üstlenmişti.

Tüm bunların yanında taraftarların Sneijder’a olan düşkünlüğü de hesaba katıldığında, onun ayrılığına onay vermek ne kulüp ne de Tudor için kolay bir karardı. Ama bu aynı zamanda verilmesi gereken bir karardı; çünkü Sneijder’ın temposu artık günün standartlarının çok altındaydı ve Tudor takımın çok yüksek bir tempoda oynamasını istiyordu. Dolayısıyla kimileri bu ayrılığı Tudor’un yıldızlarla geçinemeyen kompleksli bir adam olduğu şeklinde yorumlasa da, asıl neden Tudor’un oynatmak istediği futbola Sneijder’ın hiçbir şekilde uymamasıydı.

Ve açıkçası oynatmak istediği futbola uygun bir kadronun kurulması açısından yönetimden gördüğü destek, Fatih Terim dışındaki hiçbir Galatasaray antrenörüne nâsip olmayan türdendi. Frank Rijkaard, Roberto Mancini ve Cesare Prandelli gibi çok daha kariyerli antrenörlere verilmeyen bütçeler, Tudor’un dirayetine teslim edilmiş ve sarı-kırmızılılar o sezon tarihinin en pahalı transfer dönemlerinden birini geçirmişti.

Dinamo Kiev’den Younes Belhanda, Sao Paulo’dan Maicon, Manchester City’den Fernando Reges, Sevilla’dan Mariano, West Ham United’dan Sofiane Feghouli, Swansea’den Bafetimbi Gomis, Osmanlıspor’dan Badou Ndiaye ve Karabükspor’dan Iasmin Latovlevici transfer edilmiş, aynı zamanda City’den “eski dost” Jason Denayer yeniden kiralanmıştı. Neredeyse tüm kadronun yenilendiği bu geniş çaplı transfer operasyonu ise Galatasaray’a 44,5 milyon euro bonservis bedeline mâl olmuştu.

Fakat pek çoğu oldukça geç yapılan bu transferlerin öncesinde Galatasaray büyük bir şok yaşamıştı. Sarı-kırmızılılar, Avrupa Ligi ön elemesinde İsveç’in adı sanı duyulmamış ekibi Östersunds ile eşleşmişti. Eşleşme öncesinde herkes Galatasaray’ın bu turu geçmesine kesin gözüyle baksa da, genç ve yenilikçi İngiliz antrenör Graham Potter’ın yönetimindeki Östersunds, her iki maçta da rakibine karşı büyük bir taktik üstünlük kurup turu atlayan taraf olmayı başarmıştı.

Ostersunds Galatasaray Graham Potter

En azından o an için bu olayın büyük bir infial uyandırması, bir yanıyla elbette normaldi. Ama diğer yanıyla da fazla abartılıydı. Çünkü birincisi, Galatasaray o dönemde kadrosunu henüz oluşturamamış ve Östersunds sezona çoktan başlamıştı, dolayısıyla rakip daha hazırdı. İkincisi, Türk takımları tarihsel olarak Kuzey Avrupa takımlarına karşı hep zorlanırdı. Galatasaray da o güne dek İsveç takımlarıyla oynadığı beş Avrupa kupası maçında sadece bir galibiyet alabilmişti ve o da en son 1976’da AIK’e karşıydı. Üçüncüsü, Galatasaray o dönemde Avrupa’da zaten çok başarısız sonuçlar alıyordu. Sarı-kırmızılılar, Avrupa kupalarında 2014 başından beri 18 maça çıkmış ve bu maçların yalnızca birini kazanabilmişti (6 mağlubiyet, 11 beraberlik). Dolayısıyla büyük bir değişimin arifesinde bu kötü gidişatı hemen durdurabilmek çok kolay değildi. Dördüncü ve son olarak ise belki o an bunu kimse fark edememişti ama Östersunds gerçekten iyi bir takımdı. Nitekim Galatasaray’ın ardından iki ön eleme turunu daha geçmişler, tarihlerinde ilk defa ulaştıkları grup aşamasında da Athletic Bilbao, Hertha Berlin ve Zorya Luhansk’ın önünde lider olmuşlar, bir üst turda eşleştikleri Arsenal’a elenseler de Londra’daki rövanş maçında elde ettikleri galibiyetle büyük bir zafer daha elde etmişler ve o sezon belki de turnuvanın en sürpriz takımı olmuşlardı.

Fakat elbette o an kimse bunları düşünecek durumda değildi. Galatasaray tarihinde ilk kez temmuz ayında Avrupa kupalarından elenmişti ve Tudor bu skandalın hesabını vermeliydi. Bu yüzden maçtan sonraki basın toplantısında yaklaşık yarım saat boyunca “dayak yemişti”. Galatasaray’ın büyüklüğünün farkında olup olmadığı ya da bu yenilgiyi onun kadar normal karşılayan birinin olup olmadığı gibi retorik soruları büyük bir sabırla yanıtlamış ve “Bunun bir bedeli olmalı” gibi yargılarla karşılaşmıştı. Yine de kendinden emindi Tudor. “Göreceksiniz,” demişti. “Galatasaray, çok iyi bir takım olacak.”

Ve gerçekten de kısa süre içinde takımın bütün çehresi değişmiş, Östersunds faciasından tam bir ay sonra, ligin ilk maçında Kayserispor’a karşı bambaşka bir takım sahaya çıkmıştı. Yenilenen kadro ilk defa o maçta birlikte oynamış ve Tudor’un geldiği günden beri beklediği şeyleri sahaya taşımayı başarmıştı; yüksek tempo, önde baskı ve direkt hücum.

Önceki sezonlarda fiziksel açıdan giderek düşen Selçuk İnan ve Sneijder’ın yerine merkez orta sahada artık tempolu ve agresif bir üçlü vardı (Fernando, Ndiaye, Belhanda). Tudor’un en büyük sürprizi ise Tolga Ciğerci’yi orta sahanın merkezinden sol kanada çekmesiydi. Tolga top rakipteyken orta sahanın direncini artırırken, top kendilerindeyken ise sık sık ceza sahasına girerek takımın sürpriz gol silahına dönüşmüş ve ligdeki ilk altı maçında beş gol atmıştı. Sarı-kırmızılıların Burak Yılmaz’dan sonra yaşadığı santrfor krizi ise Gomis ile çözülmüş, takımın oldukça yüksek bir şiddetle uyguladığı önde baskısı sayesinde sık sık ceza sahasında topla buluşan Fransız forvet, bu sayede ne kadar iyi bir bitirici olduğunu gösterme fırsatı bulmuş ve daha ilk haftadan üç gole katkıda bulunarak nasıl bir sezon geçireceğinin ilk işaretini vermişti.

Bafetimbi Gomis Galatasaray Kayserispor 08/14/17

Sezona müthiş bir giriş yapan Galatasaray, ilk sekiz haftada yalnızca Antalyaspor deplasmanından beraberlikle dönmüş, diğer yedi maçından galibiyetle ayrılmıştı (En son 2007-08 sezonunun ilk sekiz haftasında yenilmeyen sarı-kırmızılılar, o sezon ise altı puan farkla şampiyon olmuştu). Tudor'un ekibi özellikle iç sahadaki maçlara korkunç bir tempoyla başlıyor ve daha ilk yarıda rakiplerinin fişini çekiyordu. Öyle ki, ligin ilk yedi maçının altısında ilk yarıları önde kapatmışlardı. Ekim ayı itibarıyla Galatasaray, gol sayısı, isabetli şut, pas yüzdesi, topa sahip olma ve ceza sahasında topla buluşma gibi alanlarda lig lideriyd ve sekiz hafta sonunda Başakşehir’in altı, Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin sekiz puan önünde liderlik koltuğunda oturuyordu.

Dokuzuncu haftada ise Fenerbahçe, Türk Telekom Stadyumu’na gelecekti. Galatasaray kazanması hâlinde puan farkını çift hânelere çıkarıp, rakiplerinden birini saf dışı bırakacak ve rüzgârı iyice arkasına alacaktı. Tudor ise derbide formasyon değişikliğine gidecek ve 4-2-3-1’den 3-4-3’e dönecekti. Son olarak bir önceki sezon Trabzonspor deplasmanında denediği üçlü savunmanın sağında ve solunda iki bekini kullanan Hırvat antrenör, aldığı mağlubiyetin ardından bu taktiksel tercihi yüzünden çok fazla eleştirilere maruz kalmış ve bir daha üçlü savunmayı tercih etmemişti.

Medyada Tudor’un üçlü savunma tercihi korkaklıkla itham edilse de aslında bu tercihin arkasında hücuma dönük amaçlar vardı. Trabzonspor maçında sağ ve sol stoperde oynattığı Cavanda ve Carole’un hızından faydalanmayı amaçlayan Tudor, bu sayede savunma hattını öne çıkarmaya çalışmış; ama Selçuk, Sneijder ve Bruma gibi oyuncularla istediği nitelikte bir önde baskıyı gerçekleştiremeyince planını uygulayamamıştı. Aylar sonra Fenerbahçe karşısında da bu defa Denayer’in hızından süpürücü rolünde faydalanmak istemişti ve üstelik bu defa elinde pres oyununu uygulayabilecek bir orta saha ve hücum hattı da vardı. Ama Serdar Aziz’in maçın 19. dakikasında sakatlanıp oyundan çıkmak zorunda kalması, Tudor’un kulübedeki diğer stoperler Ahmet Çalık ve Koray Günter’e güvenememesi ve oyuna sol bek Latovlevici’yi alarak yeniden 4-2-3-1’e dönmesi, üçlü savunma tercihinin bu defa ne sonuç vereceğini görmemize engel olmuştu. Maç boyunca birbirini kilitleyen iki takımın mücadelesi ise golsüz eşitlikle sona ermişti.

Aynı hafta birbirleriyle oynayan Beşiktaş ve Başakşehir de berabere kaldığı için Galatasaray’ın zirvedeki durumu değişmemişti, ama Tudor medyada yine ağır bir şekilde eleştiriliyordu. Üstüne bir hafta sonra Trabzonspor deplasmanında alınan 2-1’lik mağlubiyet, eleştirilerin dozunu daha da artırmış ve Tudor’un büyük maçlardaki performansını sorgulanır hâle getirmişti. Fakat üzerindeki baskıyı daha da büyütecek diğer iki büyük maç daha oynanmamıştı.

Galatasaray, Başakşehir deplasmanından önce evinde Gençlerbirliği’ni ağırlamıştı. O maçta 4-4-2’ye dönen Tudor, ileride Gomis ve Eren Derdiyok’u kullanmış, savunmadan kısa pasla çıkma sorununu bu iki oyuncuya atılan uzun paslarla aşmış, Gomis’in iki gol bir asist, Eren’in bir asistle oynadığı karşılaşmayı ise 5-1 kazanmıştı. Ama bu galibiyet, bir sonraki haftaki hezimetin de hazırlayıcısı olmuştu.

Ligin en düzenli ve dirençli takımlarından birine karşı çift santrforla çıkmak, orta sahadaki üstünlüğün Başakşehir’e bırakılması demekti. Başka bir deyişle Tudor, intihar etmeyi seçmişti. Belki de o maçta Mahmut Tekdemir ve Emre Belözoğlu’nun ikisinin birden sakatlığından dolayı oynayamayacak olması ve yerlerini İrfan Can Kahveci ve Gökhan İnler gibi daha yumuşak iki oyuncunun alması Tudor’u cesaretlendirmişti. Aynı zamanda takımın büyük maçlarda rakip ceza sahası içinde yaşadığı çoğalma sorunu da Tudor’u böyle bir tercihe etmiş olabilirdi. Ama her hâlükârda çok riskli bir karardı.

Basaksehir Galatasaray 2017 Tactics

Bu riski azaltmak için kanatsız 4-4-2’yi tercih etmiş, Tolga’yı sol kanattan merkez orta sahaya çekmiş ve Belhanda’yı da iki santrforun arkasında 10 numara olarak kullanmıştı. Bu tercihi, Juventus’tan eski takım arkadaşı Zinedine Zidane’ın o dönemde Real Madrid orta sahasını Casemiro, Luka Modric, Toni Kroos ve Isco’dan oluşturmasına benziyordu. Tudor bu sayede merkezdeki sayısal üstünlüğü Başakşehir’e vermemeyi hedeflemişti, ama bu defa da kanatları riske edecekti. Bu kararında da ligin en iyi hücum beklerinden biri olan Junior Caiçara’nın o maçta cezalı olması ve yerine hücuma katkısı çok daha sınırlı olan Uğur Uçar’ın oynayacak olmasının etkisi vardı belki. Ama ne olursa olsun, karşısında birlikte oynamaya alışmış, ne yapacağını çok iyi bilen bir takım vardı ve bu takıma karşı uygulanması en zor formasyonlardan biri olan 4-3-1-2’yle çıkmanın sonucu felâket olacaktı. Başakşehir’in yakaladığı geniş alanları hiçbir şekilde kapatamayan Galatasaray, geçtiğimiz yıllardan kalma “kafa golü yeme” alışkanlığının da önüne geçemeyince, bir önceki hafta Gençlerbirliği karşısında aldığı 5-1’lik galibiyetin bu defa tam tersini almıştı. Maçın ardından yerden yere vurulan Tudor’un en çok eleştirildiği konu, başlangıç planı ve 80 dakika boyunca oyuna hiç müdahalede bulunmamasıydı.

Yine de esas hezimet daha gelmemişti. İki hafta sonra Vodafone Park’a çıkan sarı-kırmızılıların on birinde Denayer olunca, “Yine üçlü savunma mı?” diye düşünülmüştü. Ama Tudor’un planı bu defa başkaydı. Denayer’i sol bekte Quaresma’nın karşısına koyan Hırvat antrenör, Portekizli oyuncuyu bire birde durdurabilmek için böyle bir çözüm bulmuştu. İşe de yaramıştı. İlk yarı boyunca Quaresma’ya ne müsait bir orta yapma şansı tanıyan ne de çalım fırsatı veren Belçikalı savunmacı, Beşiktaş’ın hücum üretkenliğini bir hayli sınırlamıştı.

Ama ne olduysa, ikinci yarının başında Fernando Muslera’nın elinden kaçırdığı topla gelen Cenk Tosun’un golünün ardından olmuştu. O golden sonra tabiri caizse Şampiyonlar Ligi modunu açan Beşiktaş, ikinci yarı boyunca Galatasaray kalesine 19’u ceza sahası içinden tam 29 şut atmıştı ve o sezon Süper Lig’de bir takımın bir maçta elde ettiği en yüksek gol beklentisine ulaşmıştı (4.81 xG). Başka bir deyişle, siyah-beyazlılar maç boyunca tam 10 net gol pozisyonuna girmişti. O sezon Avrupa’nın beş büyük liginde iki takım bunu başarabilmişti. Borussia Mönchengladbach’ı evinde 6-1 yenen Borussia Dortmund ve Crystal Palace’ı sahasında 5-0 mağlup eden Manchester City. Dolayısıyla Galatasaray için 3-0’lık mağlubiyet bu şartlarda alabileceği en iyi mağlubiyetti.

Tudor ise resmen olmasa da aslında işini bu maçta kaybetmişti. Takımın onun yönetiminde Beşiktaş, Fenerbahçe, Trabzonspor ve Başakşehir ile oynadığı sekiz lig maçında 23 puan kaybetmesi, galibiyet alamaması (1 beraberlik, 7 mağlubiyet) ve toplamda sadece iki gol atabilmesi Tudor’a olan güveni sıfırlamıştı. İki hafta sonra ligde ilk devrenin bitmesine bir hafta kala Yeni Malatyaspor deplasmanında alınan bir başka yenilgiyle görevine son verildiğinde ise lider Başakşehir’in yalnızca bir puan gerisindeydi. Aslında sezon başı kurulmuş bir takım için kötü bir durumda sayılmazlardı. Ama büyük maçlarda alınan hezimetler ve deplasmanlardaki kötü gidişat, Tudor hakkındaki tartışmaları giderek daha da büyütmüş ve bu durum artık görevini sürdüremeyecek bir hâle getirmişti.

Ancak elbette ayrılığın esas nedeni, Fatih Terim’in A Millî Takım’daki görevine temmuz ayında son verilmesiydi. Eğer Terim boştaysa, Galatasaray’ın başında olan antrenörün yapabileceği tek şey bütün maçlarını kazanmaktır. Hatta bazen bu bile yeterli olmayabilir. Tıpkı 2002’de sezonu şampiyon bitiren Mircea Lucescu’nun bir sonraki sezon görevine devam edememesi gibi. Bu da anlaşılır bir durum. Çünkü söz konusu olan adam, oyuncu ve antrenör olarak Galatasaray’ın lig tarihinde aldığı galibiyetlerin yüzde 30’unda yer alan ve kulübün 1997’den beri kazandığı 10 lig şampiyonluğunun altısında takımın başında olan biri.

Fatih Terim Galatasaray Coach

Buna karşın Terim için bile bu yeni bir meydan okuma sayılırdı. Çünkü önceki altı şampiyonluğun tamamında sezon başında görevdeydi ve kendi kurduğu takımları zafere taşımıştı. İlk defa sezon ortasında devraldığı bir takımla üç rakibe karşı birden şampiyonluk mücadelesi verecekti. Yine de bir açıdan şanslıydı. Zira Tudor tarafından fizik gücü ve temposu yüksek, agresif bir takım bırakılmıştı ve bu takım, Terim’in sevebileceği türden bir takımdı. Terim de bunun farkında olarak gereksiz bir ego savaşına girmedi ve takımda köklü değişiklikler yapmadı. En büyük farkı ise her zamanki gibi insan yönetimi konusundaki becerileriyle yaratacaktı.

Devre arasında Ndiaye, 16 milyon euro karşılığında Stoke City’ye satılmış ve yeri doldurulamamıştı. Terim ise Tudor’un ilk yarı boyunca hiç şans vermediği, kadroya dahi almadığı Ryan Donk’u onun yerine kullanmıştı. Bu değişiklik, oyundaki pres yoğunluğunu azaltsa da topun arkasında daha sağlam duran ve rakibe daha az kontra fırsatı veren bir takım yaratmıştı. Terim’in gelişiyle birlikte iki oyuncunun daha performansları zirve yapmıştı; Mariano ve Garry Rodrigues. Tudor döneminde maç başına orta sayısı 3.7 ve isabetli orta sayısı 0.8 olan Mariano; Terim geldikten sonra ligde maç başına orta sayısını 5.5’e, isabetli orta sayısını da 1.9’a çıkarmıştı. Tudor döneminde 15 lig maçında dört gole katkı yapabilen Rodrigues ise Terim’den sonra 18 lig maçında 15 gole direkt etki etmişti (sekiz gol, yedi asist).

Yine de takımın deplasmanlardaki kötü formu Terim ile de sürmüştü. Alınan üç mağlubiyet de deplasmanda gelmişti (Sivasspor, Kasımpaşa ve Gençlerbirliği karşısında). Hatta üç maçta da Terim’in aynı şeyi denediği, orta sahayı çok erken boşaltıp 4-4-2’ye döndüğü ve takımı rakibin kontralarına daha açık hâle getirdiği söylenebilirdi. Ama Tudor döneminden farklı olarak beklenildiği gibi büyük maçlarda bambaşka bir Galatasaray yaratmıştı. Sarı-kırmızılılar; Beşiktaş, Fenerbahçe, Trabzonspor ve Başakşehir’e karşı oynadığı dört maçta 10 puan alarak şampiyonluk yarışında rakiplerinin önüne geçmeyi başarmıştı.

Bu derbiler arasında Terim’in taktisyenliğinin en fazla övülebileceği karşılaşma ise 31. haftadaki şampiyonluk maçı olan Beşiktaş maçıydı. Siyah-beyazlıların güçlü ve zayıf yanlarını çok iyi tespit eden Terim’in oyun planı da buna bağlı olarak tıkır tıkır işlemişti. Hücum planlarını Ricardo Quaresma’nın bulunduğu kanat üzerinden oluşturan Terim, devre arasında takıma katılan Yuto Nagatomo’yu sol bekten sürekli ileriye çıkarmış, Quaresma'nın savunmaya yardım etmemesinden faydalanarak Rodrigues ile birlikte Gökhan Gönül’ü sık sık ikiye bir şekilde yakalamıştı. Fernando’nun ayağından gelen ilk golü de bu şekilde bulmuştu.

Galatasaray Besiktas 2018 Tactics

Terim’in esas övülmeye değer taktiksel tercihi ise savunma çizgisini neredeyse orta sahaya kadar çıkarmasıydı. Bu, Beşiktaş gibi birbirinden etkili hücum silahlarına sahip bir takıma karşı riskli bir tercihti belki, ama bir yanıyla da doğru bir karardı. Zira siyah-beyazlıların ön dörtlüsündeki Quaresma, Anderson Talisca, Ryan Babel ve Alvaro Negredo’dan hiçbiri atletik yetenekleriyle öne çıkmıyordu. Her biri takım rakip yarı sahaya yerleştiğinde yeteneklerini gösterebilen oyunculardı. Bu yüzden Terim onları geniş alan vermeyi göze alarak durdurmayı seçmişti. Sonucunda ise Negredo’nun bulduğu bir kontratak fırsatının dışında Beşiktaş’a net gol pozisyonu vermemişlerdi. Maç sonunda Terim, “Beşiktaş’ın en etkili tarafı rakip yarı sahada fazla oynamasıydı. Bu yüzden bugün bizim alanımızda fazla kalmalarına izin vermedik” demişti.

Beşiktaş galibiyetinin ardından en zorlu rakibini, son iki yılın şampiyonunu tamamen saf dışı bırakan Galatasaray, son üç maçında da hata yapmayınca ipi göğüslemişti. Kusursuz bir şampiyonluk değildi belki bu. Nitekim sarı-kırmızılılar, Süper Lig’in 18 takımla oynanmaya başladığı 1994-95 sezonundan bu yana en fazla maç kaybederek şampiyon olan takım olmuştu (7). Aynı zamanda 1.53 deplasman puan ortalamasıyla yine 1994-95’ten beri ligde şampiyon olan takımlar arasında elde edilen en düşük ikinci deplasman performansına sahip olmuştu.

Ama o sezon için Tudor dönemi de dâhil olmak üzere hak edilmiş bir şampiyonluktu bu. 34 haftanın 26’sında puan tablosunun zirvesinde yer almışlardı. Deplasmandaki kötü grafiklerine rağmen, evlerinde yakaladıkları yüzde 94’lük galibiyet oranıyla, Avrupa’nın beş büyük ligi ve Süper Lig’deki iç saha galibiyet rekorunu kırmışlardı. Ve lig tarihinde ilk kez şampiyonluk sayılarında Fenerbahçe’ye iki fark atmışlardı.

O sezon Süper Lig’de takımlarının başında son haftaya giren 17 antrenörün kariyerlerindeki toplam lig şampiyonluğu sayısı beş iken, lig tarihindeki yedinci şampiyonluğunu elde eden Terim ise Galatasaray’daki dördüncü dönemine çok gösterişli bir başlangıç yapmış ve tıpkı sarı-kırmızılılara dönüşünü duyurduğu o meşhur tweetindeki gibi “Nerede kalmıştık?” demişti.

 

Son Haberler